Yurdumun kızları

0
39

Dursunbey ilçesi, yurdumun batısında doğduğum, büyüdüğüm Balıkesir’e iki saat uzaklıktadır. Öğretmen olmanın sevinciyle, 1965 yılı Ekim ayının 25’inde, soğuk bir akşamüstü, ilçeye ilk kez gittim. Heyecan, merak, sevinç, telaş içindeydim.

İlçe beş bin nüfuslu küçük bir kasabaydı. Atandığım okul, geçici olarak ilkokulun dört dersliğine yerleşmiş, “Dursunbey Ortaokulu” adıyla eğitim-öğretim yapmaya çalışıyordu.

Bir müdür, dört bayan öğretmen, bir kâtip, iki hademe kadrosu vardı. Öğretmenlerin üçü benden bir yıl önce göreve başlamış genç kızlardı. Ben gelince eğitim kadrosu tamamlanmış oldu. Öğrenci sayısı yüz elliydi. İki fen bilgisi, üç edebiyat gurubu öğretmeniydik. Resim, müzik, yabancı dil, beden eğitimi derslerinin öğretmeni yoktu. Bizler bu dersleri ücretli okuturduk. Müzik öğretmeni, komşu ilkokuldan gelir, okulumuzda derslere girerdi. Akordeonunun sesi sınıflarımızın ince duvarlarını aşıp kulaklarımıza ulaşınca çalışma isteğimiz artardı.

Alaçam dağları ile çevrilmiş, karayolu ulaşımı çok elverişsiz, demir yoluna, otomobille yarım saat uzaklıkta bir ilçeydi. Dursunbey İlçesi; bahçelerin çevresini dolanan sulama kanalları, elma, kiraz, vişne, ceviz, badem ağaçları, çamlı tepeleriyle tılsımlı bir yerdi. Erikler, elmalar, vişneler, bademler çiçek açınca havada insanı sarhoş eden bir koku dolaşırdı. Tepelerin karlı çam kokusuna baharın çiçek kokuları karışırdı.

Deniz yüzeyinden yüzlerce metre yüksekte, ormanlarla kaplı olduğundan yağmur ve kar çok yağardı. Ömrüme yetecek kadar çok üşüdüğümü düşünürdüm. Kitapçı, eczane, hastane, doktor yoktu! İlçenin tüm sağlık hizmetlerini komşumuz ebe hanım üstlenmişti. Üşütüp hasta olduğumuzda ilaç çantasıyla gelir, ücretini ödediğimiz iğneleri bize yapardı. Bakkalda sadece aspirin bulunurdu! Elma bolluğuna karşın limon bulunmazdı!

İki büyük kayanın arasından debisi yüksek bir su fışkırırdı. Elma bahçeleri arasındaki bu yerin adı “Su Çıktığı” idi. Önünde çınar ağaçları ile dolu geniş çimenlik vardı. Coşkulu su sesine çınarların dallarındaki kuş sesleri karışırdı. Okulda çok

yorulduğumuz zaman, havanın iyi olduğu hafta sonlarında, buraya gezmeye giderdik. Sepete çay, kahve takımlarını koyardık. Yol üstündeki fırından sıcak ekmek, mandıradan taze peynir alırdık. Çimenlere serdiğimiz kilimin üzerine oturur, çayımızı Alaçam dağlarının kaynak suyu ile demlerdik. Yediğimiz ekmekle taze peynirin, “Su Çıktığı” çaylarıyla ballanan tadı, bunca yıldır damağımda durur… Sonra kahvelerimizi içip fallar kapatırdık. Yorgunluğumuzu alan, gücümüzü artıran, umut dolu sözleri birbirimize söyleme fırsatıydı bu fallar. Yoksa biz bilime inanan, akılcı yaşama biçimini seçmiş genç kızlardık. Fincanların dibinde hep bana evlilik çıkardı. Bu evlilik yorumunun nedeni, sadece benim nişanlı oluşumdu. Şimdi elli yıllık sevgili eşim, o zaman Van-Özalp Ortaokulu’nda öğretmendi. Cep telefonu bilinmezdi! Evlerde bile telefon yoktu. Telefon sadece postanede ve okulda vardı. Biz de nişanlımla birbirimize her hafta mektup yazardık.

Öğrencilerin başarılarını yükseltmek için veli toplantılarına çok önem verirdik. Okul ile ilçe halkını bütünleştirmeye uğraşan, idealist genç öğretmenlerdik. Okulu teftişe gelen müfettişler, genç kadroyu görüp imrenmiş, bizi yeni öğretmen olan, kendi öz kızlarına benzetmişlerdi. Bizim sıkıntılarımızı, öğrenci için çırpınışlarımızı görüp şunları söylediler: “Bu çocukların aileleri, evde onlara okumanın değerini kavratacak yapıda değildir. Dersi derste öğretin. Kırk beş dakika boyunca hep onları konuşturun. Öğretmenlik öğrenciyi düşündürme, konuşturma sanatıdır…” Bize yol gösterici derin bilgiler veren konuşmalarını böyle başlayıp sürdürmüşlerdi. Bu tutumun, bizleri mesleğe yürekten bağlamada, yararlı olduğunu, yaşadıkça minnetle andım.

Ortaokul henüz iki yıl önce açılmıştı. Bizden önce 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’na sadece erkek öğrenciler katılmış! Kız öğrencilere beden eğitimi hareketleri yaptırılmamıştı! Nedenini merakla sorduk. “İlçedeki tutuculuk” dediler. Dört genç öğretmen birbirimize baktık. İçimize acı çöktü! Hangi çağda yaşıyorduk? Bu ilçe, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde değil miydi?

Beden eğitimi öğretmeni yoksa biz, ne güne duruyorduk? İçimizdeki acıyla hemen kız öğrencileri müzik eşliğinde, çalıştırmaya başladık. Her akşamüstü, dersler dörde çeyrek kala bitince, bir saat kız öğrencileri beden eğitimi hareketleri ile bayrama hazırlıyorduk.

İlçede yerli kadınlar, çarşıdan geçmezdi! Kara renkli feracenin kollarını giymezler, feraceyi başlarına örterlerdi. Tek gözlerini açık bırakacak biçimde, burun hizasında bir elleri ile sımsıkı tutarlardı. Garip bir görünüşleri vardı. Tek gözleri ve ağızları kapalıydı! Evlerine konuk olduğum kadınların çok naif, arı, duru, sevecen, tatlı dilli olduklarını da gözlemiştim.

İlçedeki müftü, beş vakit halka insanların günahkâr olduklarını söyler, onları zehirler dururdu! Kuran kursu öğrencileri çok yüceltilirdi. Gerçek eğitimin, kuran öğretmek olduğu vurgulanırdı. Sık sık bu dünyanın geçici olduğu yinelenirdi!

Tüm bunlar bizim içimizi dağlıyordu. Bayram yaklaştıkça heyecanımız, kaygılarımız çoğaldı. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı günü, öğrencilerimizi bayramın yapılacağı alana götürdük. Kız öğrencilerimizin beyaz uzun kollu yakası kapalı buluz, beyaz pantolon, beyaz çorap ve spor ayakkabısı giymelerini istemiştik. Alanın sağ tarafına erkek seyirciler, sol tarafına da kara feraceliler dizilmişlerdi. Sandalyelerde oturan, dört bayan öğretmeni gören kadınlar, hemen arkamıza sıralandılar. Bizden güç alır gibiydiler… Müdür ve biz çok heyecanlıydık.

Öğrencilerimizin gösteri hareketleri coşkuyla alkışlandı. Hiçbir yadırgama tavrı görmedik! Yanımıza gelip bizi kutlayanlar oldu! Yorgunluğumuzu unuttuk. Yüreğimiz, sevinçten göğsümüze sığmadı. Heyecandan yaş dolu gözlerimizle bakıştık sonra birbirimize sevinçle sarıldık. Başarmıştık. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı, bayrama yakışan bir biçimde kutlamıştık, öğrencilerimiz ve halkımızla beraber.

Ertesi gün, okulumuzun salonunda Molier’in “Zoraki Hekim” oyununu sahneledik. Bize sahne ve dekor hazırlamada yardım eden pek çok öğrenci velisi olmuştu. Okulun gösteri salonu doldu. Salonun arka sıralarında oyunu ayakta izleyen kara feraceliler çoktu. Görünen tek gözleriyle bize ışıl ışıl sevgiyle bakıyorlardı. Aslında bu genç kızlar bizim yaşımızdaydı. Öğrencilerimizin oynadığı halk oyunları coşkuyla alkışlandı… Yine bizi kutladılar. Gördüğümüz ilgiden uçmak üzereydik.

Okulun yılsonu sergisi, günlerce halkın ilgisiyle dolup taştı. Çocuklarının el işlerini, suluboya resimlerini teker teker incelediler. Yine kadınlar çoğunluktaydı. Bizi arkadaş, akraba gibi candan tutuyorlardı. Bu kızların, kadınların durgun enerjisini biz, içimizdeki sevgi gücüyle hareketli enerjiye çevirmiştik. Sevgi gücü, öyle bir enerji artışı sağlamıştı ki; okulu, ilçe halkını kadın-erkek, hepimizi sarmalamıştı. Halkın dilinde, çocuklarının okuması, bizim gibi öğretmen olması dilekleri, her gün

karşılaştıkça duyduğumuz sevinç sözleriydi. İlçenin güzelliğinden hissettiğimiz tılsımlı enerji, ılık bir güneş gibi çevremizi sarmıştı.

Biz Cumhuriyetin öğretmenleri, o zaman yirmili yaşlarımızdaydık. Kadınlarımızı, kızlarımızı mengene gibi sıkmaya çalışanların karşısına, alnımızda bilgilerden çelenkle karşı çıkmıştık… Güzeli, iyiyi, doğruyu fark ettirmiştik… Dolu gözlerle Su Çıktığı’na gidip çaylarımızı içtik… Bu yer, kayaların insan boyu yarılmış aralığından, coşkun bir suyun fışkırdığı, çınarlarla dolu çimenliği ile bizim yüreğimizde; kederli ve sevinçli günlerimizde her zaman bizi bağrına basan dost bir yer olmuştu. Çınarların dallarında hiç susmayan kuşların sesi, bitmeyen senfoni gibi yankılanır; genç, deneysiz yüreklerimize sular serpilirdi. Umutlarımızın içimizden taştığı, aklımızın keskinleştiği bir yerdi. Yani bizim, doğada bulduğumuz gönül tapınağımızdı. Yerin altından fışkıran bu suyun sesi, bizi her zaman dinlendirirdi. Coşkulu kaynak suyu, çınarlar arasından çağlayarak taş arklara dökülür, tüm ilçedeki evlerin avlularını dolanırdı. Hiç kimsenin kirletmediği bu kutsal su, elma bahçelerini sular, bereketi artırırdı. İçimizin coşkusu, suların coşkusu ile bütünleşirdi. Bize, daha çok çalışmak, daha çok yaratmak tutkusu aşılıyordu. Çınarların, suların, kuşların güzelliğinin yüreklerimize verdiği direnme gücüyle aydınlığa doğru yol alıyorduk…

İlçeye ayak bastığım akşam, yüzümü kar kokulu Alaçam dağlarına çevirip “Bu dağlar, beni ya şair ya yazar yapar,” demiştim… “Su Çıktığı” suyu gibi taşan yüreğim ve beynimdekiler, kalemin ucundan kâğıtlara döküldü… Kızlarını yüceltmeyen bu toplum; onca yıl yüreğimi, beynimi dağladı… Beni yakmaya devam ediyor.

İncilâ ÇALIŞKAN

Bandırma Basın